Archive for the ‘Genel’ Category

Çikolatanın gizemi

Cumartesi, Ocak 4th, 2014


Tatlı sevenlerden misiniz? “Tatlısız hayat geçmez, nasıl böyle ince kalabiliyorsun?” diyenlerden… Ya da spesifik olayım “Çikolata” sevenlerden misiniz?
İtiraf ediyorum ben değilim. Tatlıyla pek aram yoktur, genelde yemek sonrası tatlı menüleri ile övünen restorantlarda “ben bir top vanilyalı dondurma alayım” derim. Yanımdaki çikolatalı sufleye gömülürken ben sufle yanında gelen dondurmayı kaşıklarım.

Ama merak, en yenemediğim duygum ve çikolatanın nasıl yapıldığını, hatta çikolatanın ne demek olduğunu öğrenme fırsatını bulunca kaçırmadım ve öğrendiklerimi sizinle de paylaşayım istedim.

En önemlisi çikolata kelimesinin anlamı için bile Türkiye’de savaş verdiklerini öğrenmem oldu. Çikolata diye yediğimiz bir çok şey aslında çikolatadan uzak şeylermiş. Avrupa Birliğinde olan ülkelerde çikolata tanımı yasada belirtilmiş ve belli bir oranın altında kakao olanlar çikolata adı ile satış yapamıyorlarmış. Şu sıralarda bu tarz bir yasanın Türkiye’de de çıkması için çalışılıyormuş. Kakaolu bir yiyeceği çikolata olarak tanımlayabilmemiz için %40 kakao içermesi ve bitter çikolatada ise bu oranın %70lere çıkması gerekiyormuş.

The Marmara Yeme-İçme Koordinatörü Nedim Albayrak’ın anlamamız için verdiği örnek aslında çok güzeldi. “Arkadaşlar kıymanın kilosu 19TL iken 9TL ye sucuk aldığınızda o sucuğun “sucuk” olmadığını nasıl biliyorsak, her çikolata da “çikolata” değildir.”

Gerçekten çikolatanın pahalılığı o şık kutuları yüzünden diye düşünürdüm ama içindekilerin yolculuğunu ve bir çikolatanın nasıl yapıldığını gördükten sonra gerçek bir çikolatanın fiyatının da ucuz olamayacağını gördüm. Ne yapalım az yeriz ama sağlıklısını yemek daha iyi ;)

Çikolatanın fiyatı değil elbet onun iyi bir çikolata olup olmadığını gösteren. Hem Nedim Bey hem de Baş Şef Rudolf Van Nuren bizim için 3 maddede toparladı. Son kullanıcı olarak iyi bir çikolatayı nasıl anlarız?

* iyi bir çikolata elimizde tuttuğumuzda vücud sıcaklığımız ile (37 derecede) erir,
* parlaklığı o çikolatanın kalitesi hakkında bilgi verir. iyi bir çikolata mat olmaz,
* iyi bir çikolatanın içinde hava kabarcıkları olmaz.

Sadece bu üç madde ile de kalmadık, The Marmara Chocolate Shop‘un imalathanesine de minik bir tur düzenledik.

Isı, çikolata yapımında önemli bir faktör olduğu için ortam ısısını arttırmamak adına imalathanede de belli sayıda insandan fazlası bulunamıyor. Oldukça hijyen bir ortam olduğu için önlüklerimiz, galoşlarımız ve bonelerimiz ile girebildik imalathaneye. Giriş o giriş; çikolata sevmeyen ben kendimi birden her çikolatayı tadarken buldum. Ben meğer çikolatayı değil kötü çikolatayı sevmiyormuşum. Charlie ve Çikolata Fabrikası filmindeki fabrikaya girmeye hak kazanmış bir çocuk gibi, oradan oraya geçip tüm çikolataların tadına baktım. Wasabiliden, nar ekşilisine, karamelliden, vişnelisine, gofretinden bitter çikolatasına ne kadar çeşit çikolata varsa tattım. Ortamın ısısı 16 dereceyi geçtiğinde ise artık bu güzel yere veda edip çıkmamız gerekiyordu.

Ama orada bulunduğum sırada çektiğim fotoğraflardan oluşturduğum albüme buradan ulaşabilir, tadına bakmak isterseniz de The Marmara Chocolate Shop‘a uğrayabilirsiniz.

Son olarak Afrika ve Güney Amerika’nın kakao çekirdekleri ile meşhur olmasına rağmen neden İsviçre çikolataları ile meşhur biliyor muydunuz?
Zamanında ellerinde kalan sütü ne yapacaklarını bilemeyen İsviçre Afrika’dan aldığı kakao yağı ile sütlü çikolata yapımını keşfettiği için :) İmalathanede çektiğim videolardan biri ile size çikolatalı, bol mutluluklu bir gün diliyorum!

Nezaket nereye gitti?

Perşembe, Aralık 22nd, 2011

Artık kelimenin anlamını bilen kaldı mı acaba?! Türkçe sözlükte nezaketin anlamı şöyle geçiyor:

nezaket (neza:ket) Başkalarına karşı saygılı ve incelikle davranma, incelik, naziklik, zarafet: “Dillere destan İstanbul nezaketini o evde gördüm, ağzım açık kaldı.” -A. Kutlu. Güncel Türkçe Sözlük

Fazladan yapılan bir incelik, saygı ya da kraliyet ailesi bürokrasisi değil beklediğim. Normal, toplum içinde birlikte yaşamanın gerektirdiği, basit, net, herkesin birbirine saygılı olması ile ilgili bir incelik.

Nerede o eski İstanbul beyefendileri, hanımefendileri diyecek bir yaşta değilim. Hatta o günleri bilmem bile, ama son zamanlarda gözlemlediğim insan davranışları ne yazık ki bana bile ne olmuş bu insanlara dedirtiyor.

Sabah otobüse binerken şoför beye günaydın demek, ofise yürürken esnafla merhabalaşmak, bunları bile aramıyorum artık. Bana bulaşmasınlar yeter duruma geldik. Yolda yanlışlıkla birine çarpsanız, kusura bakma demek için ağzınızı açmanıza fırsat kalmadan yiyorsunuz küfürü kalayı.

Üzülüyorum, yıpranıyorum, kalabalıklardan kaçmaya başlıyorum, yoruluyorum ve yalnız değilim böyle hissederken. Çevremdeki bir çok kişi de benimle aynı şikayetlerde. Hatta bence küfürü kalayı basan kişi bile o sırada farkında olmasada, o davranış şeklini seçerek yine kendisini yıpratıyor.

Bu kadar stres nereden geldi üzerimize?

Şimdi de stres nedir ona bakalım sözlükten. İki ayrı stres çıkıyor karşımıza. Biri Güncel Türkçe Sözlükten; stres: İng. stress tıp, Ruhsal gerilim. Diğeri ise; Veteriner Hekimliği Terimleri Sözlüğünden; stres İng. stress 1. Canlı organizmasında savunma uyandırıcı etkilerle (stres faktörü) buna karşı oluşan savunma mekanizması. 2. Dayanıklılığı azaltan fiziksel veya mental gerilim, gerginlik. 3. Canlıların yaşamı için uygun olmayan koşullar.

Gördüğünüz gibi canlıların yaşamı için uygun olmayan koşullar diyor. Bu kadar gerilim, gerginlik, dayanıklılığın kalmaması, neden kaynaklı bilmiyorum ama bildiğim şey bu gidişatın gidişat olmadığı. Üstelik benim de bunu söylemek için genç yaşta olmam. Ben ve benim yaşımdakiler artık bu hissiyatta ise geleceğimizden endişe etmek gerek. Ve herkesin durup düşünmesi, sakinlemesi. Görünen o ki, geleceğe doğru giderken ilermek yerine geriliyoruz (iki anlamıyla da; hem geri gitmek hem gerilmek anlamıyla).

Dün arkadaşlarımızla konusu geçti Einstein’ın bir lafından bahsediyorduk. Söylediği şu sözün doğruluğu artık yavaş yavaş kanıtlanıyor sanırım.

“I know not with what weapons World War III will be fought, but World War IV will be fought with sticks and stones.” Albert Einstein, Physicist (1879 – 1955)

“3.Dünya Savaşı hangi silahlarla yapılır bilemiyorum ama 4.Dünya savaşı taşlar ve sopalarla yapılacak.”

internette ‘sinemis candemir’ hakkındaki bilgiler

Cuma, Temmuz 15th, 2011

İnternet dünyasında sağlıklı bilgiye nasıl ulaşılacağını kullanıcılarının çoğu bilir. Ama ben bilgisayar, internet, web üzerinden bilgiye ulaşmayı henüz tam olarak bilmeyenler için işlerini kolaylaştıracak bir şey yapmak istiyorum.

Diyelim ki benim hakkımda bilgiye ulaşmak istiyorsunuz, Google isimli siteye girip ‘sinemis candemir’ yazınca an itibariyle 0.07 saniye içinde 76bin sonuç çıkıyor. Bu sonuçlar arasında ilk sırada göreceğiniz, zaten bu yazıyı da okuduğunuz ortam olan www.sinemiscandemir.com yani benim resmi internet sitem. Resmi kelimesini sevmesem de sanırım internet sitesinin bana ait olduğunu, yönetiminin benim tarafımdan yapıldığını vurgulamak için gerekli bir kelime. Yoksa pek de resmi bir insan sayılmam :) Neyse konuyu dağıtmayalım…

Gelelim Googledan 76bin sonuç önümüze döküldüğünde ne yapacağımıza. Zaten ilk sırada çıkarak işinizi kolaylaştıran resmi web sitemden, benimle ilgili tüm doğru bilgilere, okuduğum okullar, çalıştığım projeler, yaşadığım hayat vs.den bana ulaşabileceğiniz elektronik posta adreslerine kadar her şeyi bulabilirsiniz. Bunun dışında yine benim yönettiğim twitter, facebook, google+ vs hesaplarımdan da beni takip ettiğinizde benim hakkımda yeterli bilgi edinmiş olursunuz. Zaten oldukça sade ve şeffaf bir hayatım var.

Bunlar dışında bu kızın kendi kendini anlatmasını boşver, bakalım başkaları ne demiş onun için derseniz, artık orada benim yapabileceğim bir şey yok :) Zamanınız varsa 76bin sonuca teker teker bakarsınız, yoksa arada seçtiklerinizden bir fikir edinirsiniz. Sadece gerçek hayatta duyduğumuz her şeye inanmadığımız gibi internette de okuduğunuz her şeyin doğru olmadığını hatırlatmak isterim.

Şu an okuduğunuz web sitemin dışında bana ulaşabileceğiniz linkler (gerci çoğunlukla kullandıklarım twitter ve google+ digerlerini pek verimli kullanmıyorum):
Twitter / Facebook Official Page / Quora (sorularınıza cevap bulabildiğiniz bir site) / LinkedIn / FriendFeed / Stumbler Sinemis / Formspring (gerçi şu ara kapalı tutuyorum) / Tumblr ve son gözdemiz Google+

Tüm bunları niye yazdım? Ben çocukluğumdan beri bilgisayar, internet ve teknojik gelişmelere hep ilgi duydum hep de bunlarla uğraştım. Belki bu yüzden internette bir şey aradığımda nerelere bakacağımı, kimlere soracağımı iyi kötü biliyorum. İnternet leb-i derya, ama bu uçsuz bucaksız denizde o kadar çok bilgi var ki doğru bilgiye ulaşmak da ayrı önem kazanıyor. Eğer benim hakkımda doğru bilgiye ulaşmak isterseniz de size bir yardımım olsun istedim.

Son olarak insanların internet dünyası içerisindeki etkilerini hesaplayan bir siteden bahsedip bu yazıyı kapatayım. Artık kişilerin diğer insanlara etkilerini ve kimlerden etkilendiklerini de klout birimiyle ölçeceğiz galiba.

Sevgiler….

iyi tarafından bakmak….

Cuma, Haziran 17th, 2011

Hayatın güzel olduğu anlardan biri. Güneş batıyor. Hava çok güzel. Hayatımızdan bir gün daha eksilmesine rağmen maviyle buluşan kırmızılık o kadar güzel ki, bizi mutlu bile ediyor. Bak görüyor musun hayatımızdan bir gün daha eksildi, tüh tüh vah vah diye düşünmüyoruz. Ne kadar güzel yaşıyoruz diye düşünüyoruz.

Aynı şekilde doğumgünleri kutlanırken de mutlu oluyoruz. Bugün bir arkadaşımızın doğumgünü mesela, birazdan onun partisine doğru yol alıp, istanbul’un, boğaz manzarasının, gün batımının keyfini çıkaracağız. Sevdiğimiz arkadaşlar buluşacağız. Biten bir şeyi kutlayacağız. Gün bitişinde, biten bir yaşı kutlayacağız. Üzülmeyeceğiz bitiyor diye. Ne güzel geçirdik, darısı yeni gelecek yılların, yaşların başına diye kutlayacağız. Sanki ömrümüz hiç bitmeyecekmiş gibi.

Dayım da aramızda olsaydı katılırdı bize. O gideli bir sene olacak 22sinde ama bana sanki aramıza katılacak ve hepimize nasıl eğlenilir, hayat nasıl güzel yaşanır öğretmek için birazdan kapıyı çalacak gibi geliyor.

Pilav Teknikleri

Cuma, Nisan 15th, 2011

Keşke iyi pilav yapmanın tekniklerini biliyor olsaydım da burada sizinle paylaşsaydım. Ama hayır ben sizden öğrenmeye geldim.

Geçen gün annemden kuru fasulye pilav yapmasını istedim. Tamam dedi, ”kuru benden, pilav senden. işim var çıkmam lazım” Tamam dedim, ama olmadı, yapamadım. Daha doğrusu yaptım yapmasına da ben pek beğenmedim.

Pilav tarifi nedir? 1e 1,5 pirinç ve su oranı var. Örneğin 2kase pirinç için 3kase su katıyorsun. Başka bir şey yok zaten. Ne kadar zor olabilir ki?

Önce pirinçleri temiz olmalarına rağmen ayıkladım, ayıklama sırasında ısıttığım suda da yarım saat beklettim. Tencereye biraz yağ koydum ve arpa şehriyeleri biraz kavurduktan sonra sudan süzdüğüm pirinci ve 3kase suyu ekledim. Tuzu da koyup karıştırdıktan sonra tencerenin kapağını kapatıp yüksek ateşte 15 dk bekledim. Daha sonra pilavı tekrar karıştırdım (suyu artık gitmişti) kağıt havluyla beraber tencerenin kapağını kapadım ve kısık ateşte 15dk daha bekledikten sonra altını kapattım.

Yaklaşık bir saat sonra da annem geldiğinde sofrayı hazırlayıp yemeğe oturduk ama malesef pirinçler birbirine yapışmış ve tane tane olmamıştı. Tadı tuzu yerindeydi ama sadece yerindeydi, bir harikalık yoktu. Peki ben yanlışı nerede yapmıştım? Acaba şu knorr’un pilav harçlarını mı denemeliydim?

Annemin dediğine göre pirinci tencereye koyduktan sonra, önce biraz arpa şehriyeyle beraber kavurmalı sonra suyu koymalıymışım. O zaman tane tane olurmuş.

Peki başka önerisi olan?!

8 MART

Salı, Mart 8th, 2011

Bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü idi. Gerçi bence her kadın emekçi olduğu için Kadınlar Günü demek de yeterli. Tabii ki bugün de dünya düzeninden kendisini kurtaramadı ve maalesef, hediye veya indirim vaad eden ilanlarla, sözde dikkat çekmeye çalışırken yine seksist dil kullanan televizyon programlarıyla geçmiş oldu.

Ben ise dün yapımcılığını şehir tiyatrolarının, yönetmenliğini ise Hülya Karakaş’ın yaptığı ”İstanbul’un Kadınları Sahnelerin Sultanları” isimli belgeseli izledim. Bence hem Türk Tiyatrosu hem de bir dönem kadınların, iz bırakabilmeleri açısından çok önemli bir iş olmuş.

Kadın olmak, çalışıyor olmak, sahne üstünde olmak, adı üstünde gösteri yapmak, istekleriyle ve seçimleriyle kendine bir hayat kurmak o dönem de zormuş. Şimdi de malesef pek değişen bir şey yok. En azından böyle belgeseller ile sosyal tarihimizi ve gelişimimizi gelecek kuşaklar için kayıt altına alıyoruz. Hülya Karakaş, bu büyük işin altına elini sokup, yüzünün akıyla çıktığın için seni kutluyorum.

Umarım bu gece yatıp, yarın kalktığımızda; kadınların birey olarak kabul edildiği, eğitimine, çalışmasına mani olunmadığı, dövülmediği, tartaklanmadığı, kocasının, sevgilisinin ya da ailesinin kendisi için hayat seçimleri yapmadığı, başkasının namusu olarak algılanmadığı, kendisiyle birlikte, olduğu gibi, bir kadın olarak, tüm seçimleriyle kabul edildiği bir güne, bir topluma uyanırız.

Yarın olmasa da, belki bir sonraki gün olur….

Ayşe, Fatma, Selin, Didem, Ebru, Hatice, sen, ben, o, kendimiz olma mücadelesini bırakmazsak, elbet bir gün olur.

Trendus.com için

Cuma, Ekim 8th, 2010

Yaptığımız mini röportaj!

Das Experiment filmi,

Salı, Eylül 21st, 2010

Persepolis filmi, Sivas, çocuk tecavüzleri, havalarda uçuşan evetler, hayırlar, Hakkari’de patlayan mayınla dağılan Kurt ailesi, her olayla daha da bileylenen bıçak gibi insanlar….
Öyle olsa keşke, film olsa!
Senaryo olsa her şey! Anafikri, söylemeye çalıştığı bir mesajı olan film olsa bu hayat! Çünkü başka bir açıklaması mümkün değil!
Bunlar ancak, Schindlerin listesi gibi; bak zamanında ne fenalıklar yapmış insanlar, biz yapmayalım demek için yeni nesillere izletilecek gerçek dışı kurmaca, macera, dram filmleri olabilir.
Ve artık yönetmenin kestik diye bağırması, oyuncuların kendilerine dönmeleri, çay molasında havadan sudan konuşma kısmına geçmeleri gerekiyor.
Bunlar gerçek olamayacak kadar ustalıkla yazılmış kötü karakterler. Bir filmde izliyor olsaydım, yok artık bu kadar olmaz derdim. Açıkcası ben inanamıyorum.
Hakkari’de patlayan mayının sorumlusu nasıl bir insan olabilir? Ya küçücük çocuklara tecavüz edenler? Sergi açılışında içki içiliyor diye şiddet kullanmak, göz yaşartıcılara başvurmak ne demek?
Bunlar da sadece büyük bir üzüntü, kızgınlık ve korkuyla oturmuş bu yazıyı yazarken ilk etapta hatırladığım olaylar.
Her yeni olayda ”inanamıyorum, kim bu insanlar? ben nerede yaşıyorum? bunlar nereden çıktı” demekte ısrar eden ve ”onların” varlıklarını kabul edemeyen ”bizler” ettiğimizde de artık onlar ve bizler diye ayırmış oluyoruz ve iş işten geçmiş, kutuplaşmalar başlamış oluyor.
Öyle ya da böyle gidişat hiç iyi değil. Gerçekten korkuyorum! Hem de çok! Sadece kendi halinde yaşamak isteyen, kimseye karışmayan, kimseye de bir zararı olmayan bir vatandaşım ve endişeliyim.
Kendim ve doğmamış çocuklar için!
Gelecek için!

12 Eylül Refandumunun ardından,

Pazartesi, Eylül 13th, 2010

düşündüm karar verdim!
Ha yurt dışında yaşamışım ha kendi doğup büyüdüğüm ülkemde. Artık hiç bir farkı kalmadı.
Eğer şimdiye kadar verdiğim hiç bir ‘oy’un değeri olmadıysa ve aynı şeyi bu ülkenin genç nüfusu, çalışan üreten, benden 15 yaş büyükler de söylüyor ise burada yaşamak istemenin anlamı ne? Neden burada bir aile kurayım? Neden ailemi kurduktan sonra aman çocuklarım daha iyi eğitim alsın diye yurt dışında okutabilmek için burada annemden emdiğim süt burnumdan gelsin? Neden bende 15 yıl sonra aynı şeyleri söyleyeyim?
Arkadaşlarım çevrem burada, kendi dilim konuşuluyor, sonuçta vatandaşı olduğum yer diyecek bir durum da kalmadı artık.
Arkadaş ve çevre ise konu, yurt dışında yaşayan o kadar çok arkadaşım var ki, yine kendime arkadaşlarımın çok olduğu bir yer bulabilirim.
Konuşulan dile gelecek olursak, ingilizce zaten anadilim gibi, almancayı anlıyorum, bir senede de fransızcayı hallederim. Eee bu üçünün geçerli olduğu yerleri seçerim ben de yaşamak için.
Vatandaşlığa gelecek olursak, ha yurt dışında azınlıkta kalmışım ha kendi ülkemde, ki kendi ülkemde azınlıkta kalmak daha kötü bir his.
Burada da benim dışımda gelişiyor nasılsa olaylar. Başka memleketlerde olursam oy hakkım bile yok diye oturur, üzülür, barındığım devlete ağlarım, onlar da bana meme verir, geçinir giderim. Yine verdiğim oy hiç bir işe yaramadı diye üzülmem.
Nereye kadar böyle gider bilmiyorum ama ben kendi ülkemde yalnız hissetmek istemiyorum. Madem kendi ülkemde yabancı gibi hissediyorum artık, o zaman ben de yabancı memleketlere gider bari hissettiğim duygunun hakkını veririm.

Herkes giderse bu ülkeyi kim kurtaracak diye soracak olanlara da daha sormadan cevap vermiş olayım.
Belli ki ülke zaten kurtulmak istemiyor, malesef kurtulmak isteyen benim!

Halbuki ilk 1 mayısım olacaktı

Salı, Mayıs 4th, 2010

Teyzemin ve dayımın gizlice saklayıp kurtardığı, kasetler ve kitaplardan ögrendim ilk 1 mayısı.
Persepolis filmindeki küçük kız gibi dolanıyordum evin içinde. “1 mayıs, 1 mayıs, işçinin, emekçinin bayramı” şarkısını mırıldanarak. Fakat ben büyüdükçe ülke de değişiyordu haliyle. Yeni nesil, korkmuş ve sindirilmis anne babalarından ve önlerinde gördükleri başarılı insanlardan, politikayla ilgilenmemeyi, geçtim politikayı herhangi bir görüşü savunmamak gerektiğini gördü. Bizim tek düşünmemiz gereken, anadolu lisesi sınavları, sonrasında üniversite sınavları, master, yabancı dil bir tane yetmez, ayrıca yabancı memleketleri de görmelisin, dışarıda okumalısın.
Bu karmaşada büyüdük biz.
Ne kadar doğru bir kelime kullandım, ”büyüdük biz!”. Büyüdük ve görmeye başladık. Olanlara tepkisiz kalamazdık. Yavaş yavaş görüşlerimizi belirtmeye, arkalarında durmaya başladık. Hatta ülke iyiye gitsin, kötüye gitmesin diye uğraşmaya başladık. Bilinçlendik, bilinçlendirmeye çalışıyoruz.
77′deki 1 mayısta ben henüz dünyada yoktum ama onun üzerinden gecen 33 sene sonrasında gördük ki, polise, zorlamaya gerek yokmuş. Herkes kendi güvenliğini kendisi sağlayabiliyormuş. İnsan gibi yürünebiliyormuş. Fikir belirtmek suç değilmiş, karşı fikirle fiziksel kavgalara, kana hiç gerek yokmuş! İşte bu yüzden önemliydi benim için bu 1 mayıs!
İlk 1 mayısım! Taksimdeki bu güzel günde barışın, baharın ve emeğin taçlandığı günü ilk sahiplenişim! Dayımın ilk defa gidemediği onun yerine benim gittiğim ilk 1 mayıs!

Son anlarını yakalayabildiğim, -miş gibi yapan bir nesil olduğumuzu farkettiğim için üzüldüğüm bu günde, halk dağılırken ben de münferit eylem yapmaya karar verdim. Bebek sahiline yürüyorum, -miş gibi yapan arkadaşlarımın yanına, en eylemciymiş gibi olan halimle.
Üzgünüm! Kapitalistmiş gibi, solcuymuş gibi, sosyalistmiş gibi, hoşgörülüymüş gibi, eylemciymiş gibi olup hiçbirini tam olamadığım için! Ama yine de inandığım için yazıyorum bu satırları;

Hepimiz emekçiyiz!
Dürüst ve hak yemeyen patronlar da emekçi!
Çünkü ne için ve nasıl olursa olsun, emek vermek güzeldir!
Çalışmak güzeldir!
Haketmek kıymetlidir!