Archive for the ‘Filmler’ Category

Çalgı Çengi

Perşembe, Şubat 17th, 2011

Dün akşam üstü tesadüfen özel gösteriminde bulunduğum filmle ilgili iki satır yazayım dedim fakat gülmekten yazamıyorum. Çünkü bir yanda da fragmanını açtım tekrar dinliyorum.

Ahmet Kural ve Murat Cemcir harika bir ikili oluşturmuşlar. Küfürlü konuşmalardan normalde hazetmeyen ben, filmlerde sırf komiklik olsun diye yapılmalarını da hiç sevmem. Çalgı Çengi‘de ise ikilimizin içinde bulundukları durumun vehameti mi yoksa ağızlarına yakışması mı bilemedim, küfür bu filmde hiç sakil durmamış.

Polat Alemdar ve sonrasında komedi tarafında ise Recep İvedik ile başlayan, bir karakter yaratıp onun filmini yapma hali, Ata’nın yarattığı trakyalı shrek ile daha sıcak ve sevimli olmuş, seyircileri güldürürken, şimdi yeni bir ikili ile karşı karşıyayız. Bağcılar-Güneşli arası yaşayan, o hayattan yırtıp, çalgıcı damgasından müzisyenlik mesleğine terfi etmek isteyen iki kuzenin, gittikleri düğün öncesi kuliste başlar tüm hikaye ve kendilerini mafyanın içinde bulurlar.

Çizgi roman tadında, keyifle izlenen bir film olmuş. Bu cuma (18.Şubat) vizyona giriyor. Sessiz sedasız giriyor ama bence fısıltı gazetesi ile sonradan seslerini duyuracaklar.

”La bebe, biz nasıl adamlarız la?!”
” Şu sıfata bag hele, Angaralıyız la biz!”

Lebanon

Cumartesi, Ekim 2nd, 2010

İnsan değişik bir film izlediğinde gerçekten keyifleniyor. Geçenlerde ani bir kararla Suriye-Lübnan gezisi yaptıktan sonra 2009 yapımı ”Lebanon” diye bir film izledim. Filmle ilgili bir bilgim yoktu, keyifli bir geziden yeni dönmüş gaza gelen biri olarak filmin ismini görünce hemen izlemek istedim.
Film aslında sıkılmak için yapılmış gibi geliyor insana.
Tüm film bir tankın içinde geçiyor ve insan biraz fazlaca, küçük ve kapalı bir yerde kalmış hissine kapılıyor, bir de üstüne savaş psikolojisini eklersek tam sıkılmak için birebir diyebileceğiniz bir film gibi geliyor değil mi size de?!
Fakat işte burada yönetmenin başarısı devreye giriyor ki, sanırım bunda da Samuel Maoz‘un aslında yaşadığı hikayeyi çekmesinin ve fotoğrafçı olmasının etkisi büyük.
Aslında film boyunca izlediğimiz sanki bir araya getirilmiş etkileyici savaş fotoğrafları.
Belki de ben yeni Lübnan gezisinden döndüğüm için belki film kısa olduğu için belki de yönetmenin hikayesinden etkilendiğim için beğendim filmi. Herkes için aynı etkiyi yaratmayabilir, ama yine de dvd de izlemek için değer derim. Hele ki filmlerde biraz ışık, renk, açı gibi unsurlara önem veriyorsanız.
”Bu bir savaş ve savaş genellikle tehlikelidir!” diyor fragmanında.
Erkek olmak, cesur olmak, asker olmak, güçlü olmak, kahraman olmak ve aslında sadece erkek olduğun için bunların hepsini olmak ”zorunda” olmak, arada kalmak. Hem de savaş zamanı, en ”erkek” olman gereken zaman. Oldukça zor!
Kadın olduğum için benim herhalde tam anlamıyla anlayamayacağım bir şey.
Ben filmde bir tankın içine sıkışıp kalmış dört askeri, dört erkek çocuğunun korkularını gördüm. Anlatım dilini ve bize gösterdiği savaş fotoğraflarını etkileyici buldum. Belki siz de beğenirsiniz, işte filmimizin web sayfası ”Lebanon”

Julie & Julia

Cuma, Nisan 2nd, 2010

Balıkesir’den İstanbul’a, Pamukkale turizmin 18numaralı koltuğunda geceyi sabahla buluştururken ‘julia ve julie’ ile tanıştım. İki kadın, farklı zamanlar, yemeğe karşı olan ortak tutkuları. Biri kitabını yazmaya çalışırken 8-10 sene uğraşıyor. Diplomat bir eş ve mektupla haberleşilen zamanlar. Ama değiyor demek ki yıllar sonra ondan esinlenip hayatını değiştirmeye çalışan 30 yaş depresyonundan muzdarip kızımız kendine bir blog açıp kitaptaki tarifleri bir sene içerisinde bitirmeye çalışıyor.

Farklı zamanlarda geçen iki paralel yaşantıyı çok güzel, çok basit, oldukça yalın ve eğlenceli anlatmış Nora Ephron.

Ben çok eğlendim izlerken yolculuk su gibi akıp geçti. Sonunda ise kendime sormayı bırakamadığım soruyla kaldım yine başbaşa.

shouldn’t i have to find something to do?

PS: Buyrun size filmin aldığı ödüller ve filmle ilgili bilgiler. http://www.imdb.com/title/tt1135503/awards ve filmin fragmanı Julie & Julia

Afiyet bal şeker olsun :)

ying yang filmler

Cumartesi, Şubat 27th, 2010

Tüm filmlerde bize aynı şeyi mi gösteriyorlar? Hangi karakteri tutuyoruz tüm film boyu? İyi olanı mı kötü olanı mı?  Tabi ki kendi değerlerimize göre bu iyilik kötülük kavramları da…. Hem iyi olanı hem kötü olanı tutuyoruz, çünkü aslında ikiside biziz. Bir tarafımız iyiyi tutarken diğer tarafımızda kötüyü tutuyor. Bir sahnede ona hak verirken diğer sahnede diğerine hak veriyoruz. Ne kötüye çok kızabiliyoruz ne de iyi olanı tam sevebiliyoruz. Aslında film basitçe bize, hepimizin içinde hem iyinin hem  kötünün olduğunu gösteriyor.

Bu yüzden bu tarz çoğu filmde ne Batman ölüyor ne Joker…. Joker, oyuncağı elinden gitmesin diye Batman’i öldürmezken, Batman ise ne kadar erdemli bir iyilik timsali olduğunu gösteriyor seyirciye. Yani aslında ikisi de bizimle oynuyor. Zavallı seyirciyle! Öyle sıkıcı oluyor ki bazen bu oyun bir bakıyoruz iki saatimizi, hatta iki buçuk, birbirinin peşinden koşan iyilik ve kötülük temalarını izlemek için geçirmişiz.

Sevmedim! The Dark Knight filmini sevmedim. Jokerin dışında bir oyunculuk da yoktu, gerçi o da ne oyunculuktu ama… Oynayanı ölüme götüren bir oyunculuk. Aktor için oldukça tehlikeli bir seyehat.

Sefillere gelince. Yine aynı konu aslında ama Javier de, Valjean da daha ayakları yere basan karakterlerdi. Oyunculuklar daha oturaklıydı ve film basit konulu harkulade bir filmdi. Kısa, net ve olduğu gibi anlatan bir film. Batman’deki gibi iyi ile kötünün savaşını anlatmasına rağmen, çok daha etkileyici, çok daha sade, çok daha dingin haliyle anlatmış. Çok beğendim.

Filmde en sevdiğim sahnelerden birinde geçen diyalog:

good bye maurice

i love you cosette