Kadın Liderliği

Geçtiğimiz günlerde Vodofone sponsorluğu ve General Electric Türkiye co-sponsorluğunda Facebook COO’su Sheryl Sandberg Türkiye’ye geldi.

Öncelikle sahneye konuşmacı olarak Vodafone Türkiye CEO’su Gökhan Öğüt çıktı ve Sheryl’in Lean In Kitabını bir solukta okuduğunu, bu kitabın doğrultusunda bir yönetimi hem iş, hem özel hayatında benimsediğini belirtti. Sadece iş yerinde değil evde de eşitlik ilkesine sadık kalınması gerektiğini söyleyen Gökhan Öğüt; Sheryl’in kitabını okuduğunda “Make your partner a real partner” cümlesinden çok etkilendiğini belirtti. Eşine iyi bir partner ve hayat arkadaşı olmaya çalıştığını ve kitabın onu çok etkilediğini anlatırken, çoğunluğunu kadın dinleyicinin oluşturduğu salondan da büyük bir alkış aldı.

Akabinde konuşmacı olan General Electric Türkiye CEO’su Canan Özsoy ise salondaki dinleyiciler ve Sheryl Sandberg ile interaktif bir konuşma yaparak, dinleyicileri etkisi altına aldı. Canan Hanım’ı ne zaman sahnede görsem ya da bir toplantıyı yönettiğine şahit olsam, keşke daha uzun konuşsa diyorum. O kadar etkileyici ve tanıdık hikayeler anlatıyor ki, her konuşmasında seyirciyi avucunun içine alıveriyor.

Sahne Sheryl Sandberg’e kaldığında, daha önce internetten araştırdığımda karşıma çıkan konuşmalarından birini yaptı ve aslında oldukça tanıdık bir konuşma oldu. Sheryl’in konuşmasında beni etkileyen ve burada sizlerle paylaşmak istediğim bir anektod ise şöyle;

5 yaşında bir kız çocuğu anaokulundan eve gelir ve annesine şöyle söyler; “Anne ben astronot olmak istiyordum” annesi de cevap verir, “Tamam kızım, olabilirsin. Ama neden olmak istiyordum diyorsun?” o sırada anaokulunda hoşlandığı çocuktan bahseden kızımız, hoşlandığı çocuğun da astronot olmak istediğini söyler. Annesi yanıtlar “Kızım ne güzel işte ikiniz de astronot olursunuz, senin olmana engel nedir?” küçük kız cevap verir “Anne pardon ama ikimiz de uzayda dolanırken çocuklara kim bakacak peki?”

İşte bu anektod bize 2014 yılında bile nerede olduğumuzu gösteriyor. Maalesef çocuklarımızı ne kadar bilinçli yetiştirmeye çalışırsak çalışalım; çocuklar da en az bizim kadar toplumdaki görünmeyen kurallardan ve klişelerden etkileniyorlar. Erkek çocuğun kafasında çocuklara kim bakacak endişesinin kırıntısı bile olmazken, anaokulundaki bir kız çocuğu kendisinin çocuklardan sorumlu olması gerektiğini düşünüyor.

Bu klişeleri kadınların tek başına kırmaları imkansız, zaten tek başına bir kadın/feminist hareketin de 1980′lerdeki gibi işe yarayacağını düşünmüyorum. Artık öyle bir zamandayız ki kadın ve erkek birlikte hareket etmeli ve birlikte bu eşitsizliğe son verebilmeli. Babası ile çok vakit geçirme şansı olan çocukların, ilerleyen hayatlarında daha başarılı oldukları görülürken; kadınların iş hayatında daha fazla yer alması, erkeklerin omuzundan yükü alması; erkeklerin de çocuklarıyla/eviyle daha fazla vakit geçirmesi ve belki de iş görüşmesinde “kusura bakmayın yeni bebeğim oldu ve bu kadar seyahatin olduğu bir iş tanımında yer alamam” diyebilmesi gerekiyor.

Eğer iş hayatında bu bilinci yakalayabilirsek; hep birlikte toplumsal sorunlarımız olan çocuk gelinlere, okula gidemeyen kız çocuklarına ve töre cinayetlerine de dikkat çekebileceğimiz ve bunları düzeltebileceğimiz günlerin de geleceğini umuyorum.

General Electric Türkiye Blog’unda kadın liderliği konferansının detaylarını okuyabilirsiniz.


Çikolatanın gizemi


Tatlı sevenlerden misiniz? “Tatlısız hayat geçmez, nasıl böyle ince kalabiliyorsun?” diyenlerden… Ya da spesifik olayım “Çikolata” sevenlerden misiniz?
İtiraf ediyorum ben değilim. Tatlıyla pek aram yoktur, genelde yemek sonrası tatlı menüleri ile övünen restorantlarda “ben bir top vanilyalı dondurma alayım” derim. Yanımdaki çikolatalı sufleye gömülürken ben sufle yanında gelen dondurmayı kaşıklarım.

Ama merak, en yenemediğim duygum ve çikolatanın nasıl yapıldığını, hatta çikolatanın ne demek olduğunu öğrenme fırsatını bulunca kaçırmadım ve öğrendiklerimi sizinle de paylaşayım istedim.

En önemlisi çikolata kelimesinin anlamı için bile Türkiye’de savaş verdiklerini öğrenmem oldu. Çikolata diye yediğimiz bir çok şey aslında çikolatadan uzak şeylermiş. Avrupa Birliğinde olan ülkelerde çikolata tanımı yasada belirtilmiş ve belli bir oranın altında kakao olanlar çikolata adı ile satış yapamıyorlarmış. Şu sıralarda bu tarz bir yasanın Türkiye’de de çıkması için çalışılıyormuş. Kakaolu bir yiyeceği çikolata olarak tanımlayabilmemiz için %40 kakao içermesi ve bitter çikolatada ise bu oranın %70lere çıkması gerekiyormuş.

The Marmara Yeme-İçme Koordinatörü Nedim Albayrak’ın anlamamız için verdiği örnek aslında çok güzeldi. “Arkadaşlar kıymanın kilosu 19TL iken 9TL ye sucuk aldığınızda o sucuğun “sucuk” olmadığını nasıl biliyorsak, her çikolata da “çikolata” değildir.”

Gerçekten çikolatanın pahalılığı o şık kutuları yüzünden diye düşünürdüm ama içindekilerin yolculuğunu ve bir çikolatanın nasıl yapıldığını gördükten sonra gerçek bir çikolatanın fiyatının da ucuz olamayacağını gördüm. Ne yapalım az yeriz ama sağlıklısını yemek daha iyi ;)

Çikolatanın fiyatı değil elbet onun iyi bir çikolata olup olmadığını gösteren. Hem Nedim Bey hem de Baş Şef Rudolf Van Nuren bizim için 3 maddede toparladı. Son kullanıcı olarak iyi bir çikolatayı nasıl anlarız?

* iyi bir çikolata elimizde tuttuğumuzda vücud sıcaklığımız ile (37 derecede) erir,
* parlaklığı o çikolatanın kalitesi hakkında bilgi verir. iyi bir çikolata mat olmaz,
* iyi bir çikolatanın içinde hava kabarcıkları olmaz.

Sadece bu üç madde ile de kalmadık, The Marmara Chocolate Shop‘un imalathanesine de minik bir tur düzenledik.

Isı, çikolata yapımında önemli bir faktör olduğu için ortam ısısını arttırmamak adına imalathanede de belli sayıda insandan fazlası bulunamıyor. Oldukça hijyen bir ortam olduğu için önlüklerimiz, galoşlarımız ve bonelerimiz ile girebildik imalathaneye. Giriş o giriş; çikolata sevmeyen ben kendimi birden her çikolatayı tadarken buldum. Ben meğer çikolatayı değil kötü çikolatayı sevmiyormuşum. Charlie ve Çikolata Fabrikası filmindeki fabrikaya girmeye hak kazanmış bir çocuk gibi, oradan oraya geçip tüm çikolataların tadına baktım. Wasabiliden, nar ekşilisine, karamelliden, vişnelisine, gofretinden bitter çikolatasına ne kadar çeşit çikolata varsa tattım. Ortamın ısısı 16 dereceyi geçtiğinde ise artık bu güzel yere veda edip çıkmamız gerekiyordu.

Ama orada bulunduğum sırada çektiğim fotoğraflardan oluşturduğum albüme buradan ulaşabilir, tadına bakmak isterseniz de The Marmara Chocolate Shop‘a uğrayabilirsiniz.

Son olarak Afrika ve Güney Amerika’nın kakao çekirdekleri ile meşhur olmasına rağmen neden İsviçre çikolataları ile meşhur biliyor muydunuz?
Zamanında ellerinde kalan sütü ne yapacaklarını bilemeyen İsviçre Afrika’dan aldığı kakao yağı ile sütlü çikolata yapımını keşfettiği için :) İmalathanede çektiğim videolardan biri ile size çikolatalı, bol mutluluklu bir gün diliyorum!

SİHİRLİ BİR GECEDE…

İstiklal’de tek başına yürüyordu. İşten yeni çıkmış ve yorgundu. Bütün dünyaya karşı yalnız ama mutluydu. Tek başına kurduğu dünyasına kimseyi sokmazdı. Adam seçerdi. Yaşadığı hayat zor ama üstesinden geldiği için de keyifliydi. Zorlukların üstesinden gelme sırrı, kendi inandıklarına sahip çıkma ve dünyasını severek kurmuş olmasından kaynaklanıyordu. Kitaplar, resimler, şiirler, filmler onun dünyasında hep farklı algılanırdı. Görünenin içini görürdü. Gördükleri diğerlerine göre farklıydı. Kendine göre bir bakış açısı vardı. Seçerdi. İnsanları da kareleri de. Hayat onun için film karelerinin akışıydı. O film karelerini kendi sevdiği, kendi gördüğü kompozisyonları yerleştirirdi. Hayatı, en büyük filmiydi. Her ne kadar kendisi yazıp kendisi yönetip kendisi oynasa da hayat onu hep şaşırtırdı. Kurguyu yapan büyük üstattı çünkü. Orada karışamazdı üstada. Hayatı güzel kılan, sürprizlerle dolduran ve hikayeyi bilse de her izlediğinde şaşırtan bir film gibi yapan da o üstattı zaten. Kendi seçtiği kitapları okur, anlamlandırır. Kendi seçtiği resimlere bakar, hikayeler çıkartırdı. Her renkten insanla tanışır, onları seçerek konumlandırırdı hayat filminde. Üstadın kurgusuna ise hayrandı.

Yağmur yağıyordu istiklalde. Tüm bunları düşünürken yağmuru ve yağmurdan kaçan insanları fark etmemişti. Herkes neden bu kadar kaçışıyordu. Ne güzeldi halbuki yağmur. Başından başlıyordu ıslanmaya. Suyun vücudundan akışı onu daha da sakinleştiriyordu. Yağmur damlalarının vücudundan rahatça ve kendi yolunu bularak yere doğru akması gibi o da üstadın kurgusunun içinde akıyordu sakin ve yolunu bularak. Kafasını yoldan kaldırdığında çok güzel bir ışık gördü. Sol taraftan geliyordu. Dönüp aktığında St. Antuan’la karşı karşıya geldi. Ne kadar büyük, ne kadar heybetli ve ne kadar kendinden emin, güzelliğinin farkında bir yapıydı o! İnsanları içine davet eden, kucak açmış bilge bir güzelliği vardı. İnsanı yaşadığı zamandan çalıp binanın yaşadığı zamana götüren bir güzellik.

Avluya girdi. Kimse yoktu. Belli ki görevli de yağmurdan kaçıp kulübeye saklanmış, sıcak ısıtıcısının yanında, insanın boş boş televizyona bakmasını sağlayan stüdyo programlarından birini izliyordu. Yavaşça avluya girdi. Kucak açan kilisenin kollarına bıraktı kendisini. Kilisenin büyüklüğü yanında ne kadar küçük kaldığını fark etti. Kapının önündeki merdivenlere ilerledi. Yukarı baktı. Yanındaki binalarla birlikte kilise kare şeklinde görünüyordu. Zamansız bir mekanda hayatın durduğu bir yerde olduğunu düşündü. Kendi çevresinde dönüp etrafı incelerken, kilisenin kısaldığını fark etmeye başladı. Anlam veremediğinde bir baktı ki ayakları yerden kesilmiş yukarıya doğru havalanıyordu. Sanki yağan yağmurla birlikte her yağmur damlası ağırlığından bir parçayı kendisiyle birlikte akıtıyor ve hafifletiyordu onu. Yukarı doğru havalanırken, bıraktığı yüklerini gördü. Değişik maskelerini, hayatta büründüğü rolleri, üzerinde taşıdığı ağırlıklarını gördü. Hafiflemişti. Yüklerinden arınıyordu. Yağmura bir kere daha şükretti. Kendisini kilisenin kollarına ve havanın yumuşaklığına bıraktı. Bu yolculuk hoşuna gitmişti. Yakaladığı her açıdan gözüyle fotoğraf çekiyor, kareleri anlamlandırıyordu. Üstada kurgu için teşekkür ediyor, kiliseyle kucaklaşıyordu. Tüm bunları yaşarken kilise çanının ardında bir siluet gördü. Gördüğünden emin olamadı. Herhalde kucağında İsa’yı tutan Meryem ana portresi diye düşündü. En nihayetinde bir kilisedeydi ve kilisede başka ne olabilirdi ki?

Yağmur damlaları ile arınmaya kiliseyle kucaklaşmaya devam etti ama artık çanın da yanına kadar gelmişti ve o anda fark etti ki bu siluet Meryem ana portresi değil, heykel ya da figür de değil bembeyaz geceliğinin içinde gözleri kapalı bir kadındı. Havada süzülürken geceliğinin beyaz fiyongu rüzgardan uçuşan, uzun siyah saçları yağmurla dans eden, kollarını açmış, gözlerini kapamış, kendisini yağmur ve kilisenin kucağına bırakmış bir kadın. Önce gözlerinin ona oyun oynadığını sandı fakat kadın o sırada gözlerini açıp gülümseyince, kadının ne kadar gerçek ve ne kadar sıcak olduğunu gördü. Göz göze geldiler ama hiç konuşmadılar. Sadece gülümsüyorlardı. Ağırlıklarından kurtulmuş olmanın verdiği mutluluk vardı yüzlerinde.

Kadına yaklaşmak istedi. Bu güzel anı, hayattan çalınmış zamanı paylaşmak istedi bu güzel periyle! Fakat ne kadar yaklaşsa da aralarındaki uzaklık hiç azalmıyordu. Kadına ulaşamamıştı. Artık kilise de oldukça aşağıda kalmış, nerdeyse aya doğru yaklaşmıştı. Yıldızlara daha yakındı. Aşağıda yağmurdan kaçışan insanlar minik böcekler gibi görünüyordu. Yıldızların arasında peri kızıyla baş başaydı. O sırada peri kızı gülümsedi ve minik bir hamleyle güzel, yumuşak bir bulutun üstüne kondu. Bunu görünce peri kızına eşlik etmek istedi. Bir hamleyle vardı peri kızının yanına ve aynı buluta kondu. Peri kızı ay’a doğru uzandı. Parlayan ay’ın o güzel ışıklarından bir parça aldı ve ona hediye etti. Başından, omuzlarından aşağı serpiştirdi, gülümsedi. “Üstat adam seçer, yanına çağırır. Bundan sonra ay ışığı hep seninle olsun.” Dedi ve bir anda kayboldu. Sonrasında hızla aşağı doğru düşmeye başladığını fark etti. Buluttan kilisenin çanına, oradan kilisenin kapısına ve merdivenlere kadar indi. Artık tekrar kilisenin avlusundaydı. Sıcak kulübesinde televizyon programı izleyen bekçinin yanından geçerek tekrar istiklalde buldu kendisini. Arkasına baktı, yukarıya baktı, peri kızını son bir kez daha görmek istedi ama göremedi. Omuzlarında ay ışığı ile istiklale döndü. Yorulmuştu. Hemen karşıda bir cafe çarptı gözüne. Sıcak çikolata istedi canı. Cafeden içeri girdi, sıcaktı, fonda Van Morrison çalıyordu. Zaten herkes yağmurdan kaçıp, sıcak bir yerlere sığındığı için yer de yoktu. Son kalan boş masaya oturdu. Siparişini verdi. Ceketini çıkarıp masaya yerleşirken, yanındaki masada kitap okuyan biri çarptı gözüne, kırmızı bir saati vardı. Acaba saat kaç diye düşündü kendi kendine. Yan masaya döndü ve “Pardon” dedi, “Saat kaç acaba?” kitabından kafasını kaldıran kız, kırmızı saatine baktı ve “Ay ışığında sıcak çikolata içme saati” dedi. Fonda Van Morrison çalmaya devam ediyordu.
Van Morrison – Moondance
…………………..And all the night’s magic seems to whisper and hush
And all the soft moonlight seems to shine in your blush
Can I just have one more moondance with you, my love ……………………..

17/11/2006 04:15am

Nezaket nereye gitti?

Artık kelimenin anlamını bilen kaldı mı acaba?! Türkçe sözlükte nezaketin anlamı şöyle geçiyor:

nezaket (neza:ket) Başkalarına karşı saygılı ve incelikle davranma, incelik, naziklik, zarafet: “Dillere destan İstanbul nezaketini o evde gördüm, ağzım açık kaldı.” -A. Kutlu. Güncel Türkçe Sözlük

Fazladan yapılan bir incelik, saygı ya da kraliyet ailesi bürokrasisi değil beklediğim. Normal, toplum içinde birlikte yaşamanın gerektirdiği, basit, net, herkesin birbirine saygılı olması ile ilgili bir incelik.

Nerede o eski İstanbul beyefendileri, hanımefendileri diyecek bir yaşta değilim. Hatta o günleri bilmem bile, ama son zamanlarda gözlemlediğim insan davranışları ne yazık ki bana bile ne olmuş bu insanlara dedirtiyor.

Sabah otobüse binerken şoför beye günaydın demek, ofise yürürken esnafla merhabalaşmak, bunları bile aramıyorum artık. Bana bulaşmasınlar yeter duruma geldik. Yolda yanlışlıkla birine çarpsanız, kusura bakma demek için ağzınızı açmanıza fırsat kalmadan yiyorsunuz küfürü kalayı.

Üzülüyorum, yıpranıyorum, kalabalıklardan kaçmaya başlıyorum, yoruluyorum ve yalnız değilim böyle hissederken. Çevremdeki bir çok kişi de benimle aynı şikayetlerde. Hatta bence küfürü kalayı basan kişi bile o sırada farkında olmasada, o davranış şeklini seçerek yine kendisini yıpratıyor.

Bu kadar stres nereden geldi üzerimize?

Şimdi de stres nedir ona bakalım sözlükten. İki ayrı stres çıkıyor karşımıza. Biri Güncel Türkçe Sözlükten; stres: İng. stress tıp, Ruhsal gerilim. Diğeri ise; Veteriner Hekimliği Terimleri Sözlüğünden; stres İng. stress 1. Canlı organizmasında savunma uyandırıcı etkilerle (stres faktörü) buna karşı oluşan savunma mekanizması. 2. Dayanıklılığı azaltan fiziksel veya mental gerilim, gerginlik. 3. Canlıların yaşamı için uygun olmayan koşullar.

Gördüğünüz gibi canlıların yaşamı için uygun olmayan koşullar diyor. Bu kadar gerilim, gerginlik, dayanıklılığın kalmaması, neden kaynaklı bilmiyorum ama bildiğim şey bu gidişatın gidişat olmadığı. Üstelik benim de bunu söylemek için genç yaşta olmam. Ben ve benim yaşımdakiler artık bu hissiyatta ise geleceğimizden endişe etmek gerek. Ve herkesin durup düşünmesi, sakinlemesi. Görünen o ki, geleceğe doğru giderken ilermek yerine geriliyoruz (iki anlamıyla da; hem geri gitmek hem gerilmek anlamıyla).

Dün arkadaşlarımızla konusu geçti Einstein’ın bir lafından bahsediyorduk. Söylediği şu sözün doğruluğu artık yavaş yavaş kanıtlanıyor sanırım.

“I know not with what weapons World War III will be fought, but World War IV will be fought with sticks and stones.” Albert Einstein, Physicist (1879 – 1955)

“3.Dünya Savaşı hangi silahlarla yapılır bilemiyorum ama 4.Dünya savaşı taşlar ve sopalarla yapılacak.”

Sinek Kadar Kocam Olsun…

Hatice Meryem‘in kitabı Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun, Hülya Karakaş’ın müthiş rejisi ile Aralık ayından itibaren tiyatro sahnelerinde olacak.

Beni heyecanlandıran ise bu sefer oyuncu olarak değil Hülya Karakaş‘ın yönetmen yardımcısı olarak reji ekibinde yer alıyor olmam. Kitabın oyun tekstine dönüşmesinden, oyuncuların tekstteki karakterlere can vermesine, kostümünden dekoruna her aşamasında bu yaratımın bir parçası olmak çok heyecan verici ve itiraf ediyorum biraz da yorucu bir süreçti.

Ama 11 aralık’taki ilk oyunumuzu sahnede izleyip, seyirci alkışlarını, ara ara gülmelerini duyduktan sonra sanırım ne yorgunluk kalacak ne başka bir şey.

Oyun öncesi sizinle BabaZula‘nın yaptığı muhteşem oyun müziğimizi paylaşırsam kimse kızmaz sanırım :) Buyrun aşağıdaki linki tıklayalım…

Sinek Kadar Kocam Olsun – BabaZula

internette ‘sinemis candemir’ hakkındaki bilgiler

İnternet dünyasında sağlıklı bilgiye nasıl ulaşılacağını kullanıcılarının çoğu bilir. Ama ben bilgisayar, internet, web üzerinden bilgiye ulaşmayı henüz tam olarak bilmeyenler için işlerini kolaylaştıracak bir şey yapmak istiyorum.

Diyelim ki benim hakkımda bilgiye ulaşmak istiyorsunuz, Google isimli siteye girip ‘sinemis candemir’ yazınca an itibariyle 0.07 saniye içinde 76bin sonuç çıkıyor. Bu sonuçlar arasında ilk sırada göreceğiniz, zaten bu yazıyı da okuduğunuz ortam olan www.sinemiscandemir.com yani benim resmi internet sitem. Resmi kelimesini sevmesem de sanırım internet sitesinin bana ait olduğunu, yönetiminin benim tarafımdan yapıldığını vurgulamak için gerekli bir kelime. Yoksa pek de resmi bir insan sayılmam :) Neyse konuyu dağıtmayalım…

Gelelim Googledan 76bin sonuç önümüze döküldüğünde ne yapacağımıza. Zaten ilk sırada çıkarak işinizi kolaylaştıran resmi web sitemden, benimle ilgili tüm doğru bilgilere, okuduğum okullar, çalıştığım projeler, yaşadığım hayat vs.den bana ulaşabileceğiniz elektronik posta adreslerine kadar her şeyi bulabilirsiniz. Bunun dışında yine benim yönettiğim twitter, facebook, google+ vs hesaplarımdan da beni takip ettiğinizde benim hakkımda yeterli bilgi edinmiş olursunuz. Zaten oldukça sade ve şeffaf bir hayatım var.

Bunlar dışında bu kızın kendi kendini anlatmasını boşver, bakalım başkaları ne demiş onun için derseniz, artık orada benim yapabileceğim bir şey yok :) Zamanınız varsa 76bin sonuca teker teker bakarsınız, yoksa arada seçtiklerinizden bir fikir edinirsiniz. Sadece gerçek hayatta duyduğumuz her şeye inanmadığımız gibi internette de okuduğunuz her şeyin doğru olmadığını hatırlatmak isterim.

Şu an okuduğunuz web sitemin dışında bana ulaşabileceğiniz linkler (gerci çoğunlukla kullandıklarım twitter ve google+ digerlerini pek verimli kullanmıyorum):
Twitter / Facebook Official Page / Quora (sorularınıza cevap bulabildiğiniz bir site) / LinkedIn / FriendFeed / Stumbler Sinemis / Formspring (gerçi şu ara kapalı tutuyorum) / Tumblr ve son gözdemiz Google+

Tüm bunları niye yazdım? Ben çocukluğumdan beri bilgisayar, internet ve teknojik gelişmelere hep ilgi duydum hep de bunlarla uğraştım. Belki bu yüzden internette bir şey aradığımda nerelere bakacağımı, kimlere soracağımı iyi kötü biliyorum. İnternet leb-i derya, ama bu uçsuz bucaksız denizde o kadar çok bilgi var ki doğru bilgiye ulaşmak da ayrı önem kazanıyor. Eğer benim hakkımda doğru bilgiye ulaşmak isterseniz de size bir yardımım olsun istedim.

Son olarak insanların internet dünyası içerisindeki etkilerini hesaplayan bir siteden bahsedip bu yazıyı kapatayım. Artık kişilerin diğer insanlara etkilerini ve kimlerden etkilendiklerini de klout birimiyle ölçeceğiz galiba.

Sevgiler….

iyi tarafından bakmak….

Hayatın güzel olduğu anlardan biri. Güneş batıyor. Hava çok güzel. Hayatımızdan bir gün daha eksilmesine rağmen maviyle buluşan kırmızılık o kadar güzel ki, bizi mutlu bile ediyor. Bak görüyor musun hayatımızdan bir gün daha eksildi, tüh tüh vah vah diye düşünmüyoruz. Ne kadar güzel yaşıyoruz diye düşünüyoruz.

Aynı şekilde doğumgünleri kutlanırken de mutlu oluyoruz. Bugün bir arkadaşımızın doğumgünü mesela, birazdan onun partisine doğru yol alıp, istanbul’un, boğaz manzarasının, gün batımının keyfini çıkaracağız. Sevdiğimiz arkadaşlar buluşacağız. Biten bir şeyi kutlayacağız. Gün bitişinde, biten bir yaşı kutlayacağız. Üzülmeyeceğiz bitiyor diye. Ne güzel geçirdik, darısı yeni gelecek yılların, yaşların başına diye kutlayacağız. Sanki ömrümüz hiç bitmeyecekmiş gibi.

Dayım da aramızda olsaydı katılırdı bize. O gideli bir sene olacak 22sinde ama bana sanki aramıza katılacak ve hepimize nasıl eğlenilir, hayat nasıl güzel yaşanır öğretmek için birazdan kapıyı çalacak gibi geliyor.

Pilav Teknikleri

Keşke iyi pilav yapmanın tekniklerini biliyor olsaydım da burada sizinle paylaşsaydım. Ama hayır ben sizden öğrenmeye geldim.

Geçen gün annemden kuru fasulye pilav yapmasını istedim. Tamam dedi, ”kuru benden, pilav senden. işim var çıkmam lazım” Tamam dedim, ama olmadı, yapamadım. Daha doğrusu yaptım yapmasına da ben pek beğenmedim.

Pilav tarifi nedir? 1e 1,5 pirinç ve su oranı var. Örneğin 2kase pirinç için 3kase su katıyorsun. Başka bir şey yok zaten. Ne kadar zor olabilir ki?

Önce pirinçleri temiz olmalarına rağmen ayıkladım, ayıklama sırasında ısıttığım suda da yarım saat beklettim. Tencereye biraz yağ koydum ve arpa şehriyeleri biraz kavurduktan sonra sudan süzdüğüm pirinci ve 3kase suyu ekledim. Tuzu da koyup karıştırdıktan sonra tencerenin kapağını kapatıp yüksek ateşte 15 dk bekledim. Daha sonra pilavı tekrar karıştırdım (suyu artık gitmişti) kağıt havluyla beraber tencerenin kapağını kapadım ve kısık ateşte 15dk daha bekledikten sonra altını kapattım.

Yaklaşık bir saat sonra da annem geldiğinde sofrayı hazırlayıp yemeğe oturduk ama malesef pirinçler birbirine yapışmış ve tane tane olmamıştı. Tadı tuzu yerindeydi ama sadece yerindeydi, bir harikalık yoktu. Peki ben yanlışı nerede yapmıştım? Acaba şu knorr’un pilav harçlarını mı denemeliydim?

Annemin dediğine göre pirinci tencereye koyduktan sonra, önce biraz arpa şehriyeyle beraber kavurmalı sonra suyu koymalıymışım. O zaman tane tane olurmuş.

Peki başka önerisi olan?!

8 MART

Bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü idi. Gerçi bence her kadın emekçi olduğu için Kadınlar Günü demek de yeterli. Tabii ki bugün de dünya düzeninden kendisini kurtaramadı ve maalesef, hediye veya indirim vaad eden ilanlarla, sözde dikkat çekmeye çalışırken yine seksist dil kullanan televizyon programlarıyla geçmiş oldu.

Ben ise dün yapımcılığını şehir tiyatrolarının, yönetmenliğini ise Hülya Karakaş’ın yaptığı ”İstanbul’un Kadınları Sahnelerin Sultanları” isimli belgeseli izledim. Bence hem Türk Tiyatrosu hem de bir dönem kadınların, iz bırakabilmeleri açısından çok önemli bir iş olmuş.

Kadın olmak, çalışıyor olmak, sahne üstünde olmak, adı üstünde gösteri yapmak, istekleriyle ve seçimleriyle kendine bir hayat kurmak o dönem de zormuş. Şimdi de malesef pek değişen bir şey yok. En azından böyle belgeseller ile sosyal tarihimizi ve gelişimimizi gelecek kuşaklar için kayıt altına alıyoruz. Hülya Karakaş, bu büyük işin altına elini sokup, yüzünün akıyla çıktığın için seni kutluyorum.

Umarım bu gece yatıp, yarın kalktığımızda; kadınların birey olarak kabul edildiği, eğitimine, çalışmasına mani olunmadığı, dövülmediği, tartaklanmadığı, kocasının, sevgilisinin ya da ailesinin kendisi için hayat seçimleri yapmadığı, başkasının namusu olarak algılanmadığı, kendisiyle birlikte, olduğu gibi, bir kadın olarak, tüm seçimleriyle kabul edildiği bir güne, bir topluma uyanırız.

Yarın olmasa da, belki bir sonraki gün olur….

Ayşe, Fatma, Selin, Didem, Ebru, Hatice, sen, ben, o, kendimiz olma mücadelesini bırakmazsak, elbet bir gün olur.

Köfte Macerası

En çok sevdiğim yemeklerden biridir anne köftesi. Gerçi annemin yaptığı her yemeği çok güzel bulurum, her çocuk gibi. Ama köfte, makarna ikilisi malumunuz çocuk mönüsüdür ve ben de büyüdüğünde başka köfte yiyemeyen çocuklardanım. Nedense tüm o dışarıda yapılan çok ünlü olan inegöl, sultanahmet vs gibi köfteler benim hiç ilgimi çekmez. Nasıl yapıldıklarını da bilmiyorum, içinde ne eksik, neden bana güzel gelmiyor bilmiyorum ama o avuç içinde pıt pıt vurularak yapılan köfteler paha biçilmez benim için.

Bugünkü macerama gelirsek annemle babam hukukçular yemeği adı altında bir sosyalleşme aktivitesine katıldılar ve emekli avukat olan annem pek bir özenerek hazırlandı, süslendi ve dedi ki çocuklar vaktim kalmadı, kıymada çözülmüş oldu artık köfteyi siz yapar yersiniz. Hımmmm…. Ama biz ikimiz de anne değiliz, anne köftesini yapabilir miyiz? Annem de bize tarifini bıraktı ve ona eşlik etmek üzere jön kıyafetini giyip kokular sürünmüş babamın kolunda dışarı çıktı. Tabii ki eski günlerdeki gibi tanımadıklarınıza kapıyı açmayın, ateşle oynamayın tembihlerini şaka yollu söyleyip bizimle dalga geçerek çıkmayı da ihmal etmediler.

İşte köfte maceram da böyle başladı. Aslında malzemeler hazır olduktan sonra oldukça kolaymış köfte yapımı. Önce malzemeleri sayayım:
Yarım kg dana kıyma, 1soğan, 1sarmısak, maydanoz, 2dilim ekmek içi, 1yumurta, köfte baharı, çok az kırmızı ve karabiber (acı istersek pul biber de dökebilirmişiz, ben onu denedim. bakalım :)) ve çok az da süt.

Maydanoz, soğan, sarımsak ve ekmek içini soğan doğrama makinesinde doğradıktan kıymanın üstüne ekledim, yumurtayı üzerine kırdım ve baharatlarımı ekledikten sonra karışımı yoğurmaya başladım. Yoğurmanın sonuna doğru az miktardaki sütü de kattım ve sanırım bu köfteye elimizde şekil verirken karışımın elimize yapışmasını önlemiş oldu. Oldukça kolay bir şekilde yoğurdugum karışımdan parçalar alıp avuç içimde şekillendirdikten sonra borcama dizdim. Önceden ısıttığım 200 derece ve 30 dakikaya ayarlanmış fırına koydum.

Şimdi heyecanla sonucu bekliyorum. Henüz anne olmadım, onun için eminim yine annemin sihirli köfteleri gibi olmayacaktır ama bakalım Sinemis Köftesi nasıl olacak? Mutfaktan güzel kokular geliyor, bakalım. Sonucu yine yazarım…. Aaaaa, fırından ses geldi, 30 dakika doldu bile… En iyisi gidip köftelerime bakayım.

Fırından çıkardığım köftelerimi hemen sizinle paylaşayım derken kardeşimden aldığım haberle yıkıldım. Abla köftelerin çok güzel olmuş ama, tuz koymuş muydun?

AH!

Hay bin kunduz! Şimdi hatırlıyorum, annem malzemeleri sayarken not aldığımda tuzu da unutacak değilim demiştim bilmiş bilmiş anneme, ama yazmayınca, hakikaten unutmuşum! Eh anne sihri eksik kaldı işte! :)