Archive for Kasım, 2012

SİHİRLİ BİR GECEDE…

Cumartesi, Kasım 24th, 2012

İstiklal’de tek başına yürüyordu. İşten yeni çıkmış ve yorgundu. Bütün dünyaya karşı yalnız ama mutluydu. Tek başına kurduğu dünyasına kimseyi sokmazdı. Adam seçerdi. Yaşadığı hayat zor ama üstesinden geldiği için de keyifliydi. Zorlukların üstesinden gelme sırrı, kendi inandıklarına sahip çıkma ve dünyasını severek kurmuş olmasından kaynaklanıyordu. Kitaplar, resimler, şiirler, filmler onun dünyasında hep farklı algılanırdı. Görünenin içini görürdü. Gördükleri diğerlerine göre farklıydı. Kendine göre bir bakış açısı vardı. Seçerdi. İnsanları da kareleri de. Hayat onun için film karelerinin akışıydı. O film karelerini kendi sevdiği, kendi gördüğü kompozisyonları yerleştirirdi. Hayatı, en büyük filmiydi. Her ne kadar kendisi yazıp kendisi yönetip kendisi oynasa da hayat onu hep şaşırtırdı. Kurguyu yapan büyük üstattı çünkü. Orada karışamazdı üstada. Hayatı güzel kılan, sürprizlerle dolduran ve hikayeyi bilse de her izlediğinde şaşırtan bir film gibi yapan da o üstattı zaten. Kendi seçtiği kitapları okur, anlamlandırır. Kendi seçtiği resimlere bakar, hikayeler çıkartırdı. Her renkten insanla tanışır, onları seçerek konumlandırırdı hayat filminde. Üstadın kurgusuna ise hayrandı.

Yağmur yağıyordu istiklalde. Tüm bunları düşünürken yağmuru ve yağmurdan kaçan insanları fark etmemişti. Herkes neden bu kadar kaçışıyordu. Ne güzeldi halbuki yağmur. Başından başlıyordu ıslanmaya. Suyun vücudundan akışı onu daha da sakinleştiriyordu. Yağmur damlalarının vücudundan rahatça ve kendi yolunu bularak yere doğru akması gibi o da üstadın kurgusunun içinde akıyordu sakin ve yolunu bularak. Kafasını yoldan kaldırdığında çok güzel bir ışık gördü. Sol taraftan geliyordu. Dönüp aktığında St. Antuan’la karşı karşıya geldi. Ne kadar büyük, ne kadar heybetli ve ne kadar kendinden emin, güzelliğinin farkında bir yapıydı o! İnsanları içine davet eden, kucak açmış bilge bir güzelliği vardı. İnsanı yaşadığı zamandan çalıp binanın yaşadığı zamana götüren bir güzellik.

Avluya girdi. Kimse yoktu. Belli ki görevli de yağmurdan kaçıp kulübeye saklanmış, sıcak ısıtıcısının yanında, insanın boş boş televizyona bakmasını sağlayan stüdyo programlarından birini izliyordu. Yavaşça avluya girdi. Kucak açan kilisenin kollarına bıraktı kendisini. Kilisenin büyüklüğü yanında ne kadar küçük kaldığını fark etti. Kapının önündeki merdivenlere ilerledi. Yukarı baktı. Yanındaki binalarla birlikte kilise kare şeklinde görünüyordu. Zamansız bir mekanda hayatın durduğu bir yerde olduğunu düşündü. Kendi çevresinde dönüp etrafı incelerken, kilisenin kısaldığını fark etmeye başladı. Anlam veremediğinde bir baktı ki ayakları yerden kesilmiş yukarıya doğru havalanıyordu. Sanki yağan yağmurla birlikte her yağmur damlası ağırlığından bir parçayı kendisiyle birlikte akıtıyor ve hafifletiyordu onu. Yukarı doğru havalanırken, bıraktığı yüklerini gördü. Değişik maskelerini, hayatta büründüğü rolleri, üzerinde taşıdığı ağırlıklarını gördü. Hafiflemişti. Yüklerinden arınıyordu. Yağmura bir kere daha şükretti. Kendisini kilisenin kollarına ve havanın yumuşaklığına bıraktı. Bu yolculuk hoşuna gitmişti. Yakaladığı her açıdan gözüyle fotoğraf çekiyor, kareleri anlamlandırıyordu. Üstada kurgu için teşekkür ediyor, kiliseyle kucaklaşıyordu. Tüm bunları yaşarken kilise çanının ardında bir siluet gördü. Gördüğünden emin olamadı. Herhalde kucağında İsa’yı tutan Meryem ana portresi diye düşündü. En nihayetinde bir kilisedeydi ve kilisede başka ne olabilirdi ki?

Yağmur damlaları ile arınmaya kiliseyle kucaklaşmaya devam etti ama artık çanın da yanına kadar gelmişti ve o anda fark etti ki bu siluet Meryem ana portresi değil, heykel ya da figür de değil bembeyaz geceliğinin içinde gözleri kapalı bir kadındı. Havada süzülürken geceliğinin beyaz fiyongu rüzgardan uçuşan, uzun siyah saçları yağmurla dans eden, kollarını açmış, gözlerini kapamış, kendisini yağmur ve kilisenin kucağına bırakmış bir kadın. Önce gözlerinin ona oyun oynadığını sandı fakat kadın o sırada gözlerini açıp gülümseyince, kadının ne kadar gerçek ve ne kadar sıcak olduğunu gördü. Göz göze geldiler ama hiç konuşmadılar. Sadece gülümsüyorlardı. Ağırlıklarından kurtulmuş olmanın verdiği mutluluk vardı yüzlerinde.

Kadına yaklaşmak istedi. Bu güzel anı, hayattan çalınmış zamanı paylaşmak istedi bu güzel periyle! Fakat ne kadar yaklaşsa da aralarındaki uzaklık hiç azalmıyordu. Kadına ulaşamamıştı. Artık kilise de oldukça aşağıda kalmış, nerdeyse aya doğru yaklaşmıştı. Yıldızlara daha yakındı. Aşağıda yağmurdan kaçışan insanlar minik böcekler gibi görünüyordu. Yıldızların arasında peri kızıyla baş başaydı. O sırada peri kızı gülümsedi ve minik bir hamleyle güzel, yumuşak bir bulutun üstüne kondu. Bunu görünce peri kızına eşlik etmek istedi. Bir hamleyle vardı peri kızının yanına ve aynı buluta kondu. Peri kızı ay’a doğru uzandı. Parlayan ay’ın o güzel ışıklarından bir parça aldı ve ona hediye etti. Başından, omuzlarından aşağı serpiştirdi, gülümsedi. “Üstat adam seçer, yanına çağırır. Bundan sonra ay ışığı hep seninle olsun.” Dedi ve bir anda kayboldu. Sonrasında hızla aşağı doğru düşmeye başladığını fark etti. Buluttan kilisenin çanına, oradan kilisenin kapısına ve merdivenlere kadar indi. Artık tekrar kilisenin avlusundaydı. Sıcak kulübesinde televizyon programı izleyen bekçinin yanından geçerek tekrar istiklalde buldu kendisini. Arkasına baktı, yukarıya baktı, peri kızını son bir kez daha görmek istedi ama göremedi. Omuzlarında ay ışığı ile istiklale döndü. Yorulmuştu. Hemen karşıda bir cafe çarptı gözüne. Sıcak çikolata istedi canı. Cafeden içeri girdi, sıcaktı, fonda Van Morrison çalıyordu. Zaten herkes yağmurdan kaçıp, sıcak bir yerlere sığındığı için yer de yoktu. Son kalan boş masaya oturdu. Siparişini verdi. Ceketini çıkarıp masaya yerleşirken, yanındaki masada kitap okuyan biri çarptı gözüne, kırmızı bir saati vardı. Acaba saat kaç diye düşündü kendi kendine. Yan masaya döndü ve “Pardon” dedi, “Saat kaç acaba?” kitabından kafasını kaldıran kız, kırmızı saatine baktı ve “Ay ışığında sıcak çikolata içme saati” dedi. Fonda Van Morrison çalmaya devam ediyordu.
Van Morrison – Moondance
…………………..And all the night’s magic seems to whisper and hush
And all the soft moonlight seems to shine in your blush
Can I just have one more moondance with you, my love ……………………..

17/11/2006 04:15am