Archive for Şubat, 2011

Köfte Macerası

Cumartesi, Şubat 26th, 2011

En çok sevdiğim yemeklerden biridir anne köftesi. Gerçi annemin yaptığı her yemeği çok güzel bulurum, her çocuk gibi. Ama köfte, makarna ikilisi malumunuz çocuk mönüsüdür ve ben de büyüdüğünde başka köfte yiyemeyen çocuklardanım. Nedense tüm o dışarıda yapılan çok ünlü olan inegöl, sultanahmet vs gibi köfteler benim hiç ilgimi çekmez. Nasıl yapıldıklarını da bilmiyorum, içinde ne eksik, neden bana güzel gelmiyor bilmiyorum ama o avuç içinde pıt pıt vurularak yapılan köfteler paha biçilmez benim için.

Bugünkü macerama gelirsek annemle babam hukukçular yemeği adı altında bir sosyalleşme aktivitesine katıldılar ve emekli avukat olan annem pek bir özenerek hazırlandı, süslendi ve dedi ki çocuklar vaktim kalmadı, kıymada çözülmüş oldu artık köfteyi siz yapar yersiniz. Hımmmm…. Ama biz ikimiz de anne değiliz, anne köftesini yapabilir miyiz? Annem de bize tarifini bıraktı ve ona eşlik etmek üzere jön kıyafetini giyip kokular sürünmüş babamın kolunda dışarı çıktı. Tabii ki eski günlerdeki gibi tanımadıklarınıza kapıyı açmayın, ateşle oynamayın tembihlerini şaka yollu söyleyip bizimle dalga geçerek çıkmayı da ihmal etmediler.

İşte köfte maceram da böyle başladı. Aslında malzemeler hazır olduktan sonra oldukça kolaymış köfte yapımı. Önce malzemeleri sayayım:
Yarım kg dana kıyma, 1soğan, 1sarmısak, maydanoz, 2dilim ekmek içi, 1yumurta, köfte baharı, çok az kırmızı ve karabiber (acı istersek pul biber de dökebilirmişiz, ben onu denedim. bakalım :)) ve çok az da süt.

Maydanoz, soğan, sarımsak ve ekmek içini soğan doğrama makinesinde doğradıktan kıymanın üstüne ekledim, yumurtayı üzerine kırdım ve baharatlarımı ekledikten sonra karışımı yoğurmaya başladım. Yoğurmanın sonuna doğru az miktardaki sütü de kattım ve sanırım bu köfteye elimizde şekil verirken karışımın elimize yapışmasını önlemiş oldu. Oldukça kolay bir şekilde yoğurdugum karışımdan parçalar alıp avuç içimde şekillendirdikten sonra borcama dizdim. Önceden ısıttığım 200 derece ve 30 dakikaya ayarlanmış fırına koydum.

Şimdi heyecanla sonucu bekliyorum. Henüz anne olmadım, onun için eminim yine annemin sihirli köfteleri gibi olmayacaktır ama bakalım Sinemis Köftesi nasıl olacak? Mutfaktan güzel kokular geliyor, bakalım. Sonucu yine yazarım…. Aaaaa, fırından ses geldi, 30 dakika doldu bile… En iyisi gidip köftelerime bakayım.

Fırından çıkardığım köftelerimi hemen sizinle paylaşayım derken kardeşimden aldığım haberle yıkıldım. Abla köftelerin çok güzel olmuş ama, tuz koymuş muydun?

AH!

Hay bin kunduz! Şimdi hatırlıyorum, annem malzemeleri sayarken not aldığımda tuzu da unutacak değilim demiştim bilmiş bilmiş anneme, ama yazmayınca, hakikaten unutmuşum! Eh anne sihri eksik kaldı işte! :)

Çalgı Çengi

Perşembe, Şubat 17th, 2011

Dün akşam üstü tesadüfen özel gösteriminde bulunduğum filmle ilgili iki satır yazayım dedim fakat gülmekten yazamıyorum. Çünkü bir yanda da fragmanını açtım tekrar dinliyorum.

Ahmet Kural ve Murat Cemcir harika bir ikili oluşturmuşlar. Küfürlü konuşmalardan normalde hazetmeyen ben, filmlerde sırf komiklik olsun diye yapılmalarını da hiç sevmem. Çalgı Çengi‘de ise ikilimizin içinde bulundukları durumun vehameti mi yoksa ağızlarına yakışması mı bilemedim, küfür bu filmde hiç sakil durmamış.

Polat Alemdar ve sonrasında komedi tarafında ise Recep İvedik ile başlayan, bir karakter yaratıp onun filmini yapma hali, Ata’nın yarattığı trakyalı shrek ile daha sıcak ve sevimli olmuş, seyircileri güldürürken, şimdi yeni bir ikili ile karşı karşıyayız. Bağcılar-Güneşli arası yaşayan, o hayattan yırtıp, çalgıcı damgasından müzisyenlik mesleğine terfi etmek isteyen iki kuzenin, gittikleri düğün öncesi kuliste başlar tüm hikaye ve kendilerini mafyanın içinde bulurlar.

Çizgi roman tadında, keyifle izlenen bir film olmuş. Bu cuma (18.Şubat) vizyona giriyor. Sessiz sedasız giriyor ama bence fısıltı gazetesi ile sonradan seslerini duyuracaklar.

”La bebe, biz nasıl adamlarız la?!”
” Şu sıfata bag hele, Angaralıyız la biz!”

AY IŞIĞI

Pazar, Şubat 6th, 2011

Beethoven, ay ışığı sonatı ne kadar etkileyici. Piyano tuşuna her basıldığında sanki içimde bir yerlere dokunuyor. Unuttuğum, dokunmak istemediğim, dokunulduğunda acıyan yerlere. Ama rahatlıyor insan yüzleşince, o unuttuğu yerlere dokundukça. O tuşlar sanki aynı zamanda bir pamuk parçası. Seni yüzleştirirken yalnız da bırakmıyor. Sarıyor, sarmalıyor, kucaklıyor.

Yürümek, ilerlemek hissi veriyor, üstüne gitmek, kavuşmak. Kaçmak olduğun halden, yeni bir hale kavuşmak. Huzurlu bir yere, sakin, insanların kötü olmadığı, hırslarından gözlerinin dönmediği, cahil olmadıkları, bilinçsizce birbirlerini ezmeye çalışmadıkları, o karmaşanın olmadığı bir yere kaçmak, kavuşmak. Temiz bir yere gitmek. Televizyondan habire gürültünün gelmediği, tuhaf senaryoların olmadığı, gazetelerin artık elleri, üstümüzü, beynimizi kirletmek yerine, bilgi verdiği, haber verdiği, kafamızın içinin türlü türlü çöplerle doldurulmadığı güzel günlere gitmek istemek. Yatıp uyumak ve uyandığında kendini başka bir filmde bulmak!

Beethoven fonda sakince çalarken, beni huzura davet ederken, içimdeki kızgınlıklar, üzüntüler taşıyor ve yazıyorum, rahatlıyorum. Kavuşmak istediklerimin rüyasını görüp, sabah da gerçekten daha güzel bir filme uyanmak istiyorum.

Ay ışığı yanımda ol. Şimdi odamı aydınlattığın gibi, önümdeki yolu da aydınlat!