Archive for Mart, 2010

Sondan Sonra

Pazartesi, Mart 15th, 2010

Şiddet yanlısı olmayanlar, bir gün gelip de şiddete maruz kaldıklarında ne olur? Tehlikede olan bu sefer kendi canlarıysa acaba şiddetle mi karşılık verirler? İlk önceleri vermese ve anlamaya çalışsa bile, karşı taraf özgürlük sınırlarını geçtiğinde ne olur? Şiddet artık canına kast eden noktaya vardığında nasıl tepki verir? Hala ben şiddet yanlısı değilim diyebilir mi? Başka şekillerle kurtulmaya çalışabilir mi? Yoksa sonunda bu çelişkilerle beraber şiddet uygulamaya başlar mı o da, inanmasa da..

Peki bu durumdan anladığımız; şiddet yanlısı olmasan da, her ne kadar empati kurabilsen de, demokrasiye inanıp, özgürlükleri savunsan da, kast edilen kendi canın olduğunda düşünceler değişebiliyor, cümlesi midir? Hayvani dürtülerimiz öne geçip bizi de şiddet yanlısı hale getirebiliyor mu?

Peki acaba şiddet yanlısı olan biri acaba geçmişinde nasıl bir şey geçirmiş olmalı ki şimdi şiddeti savunur, istediklerini şiddet uygulayarak yaptırıyor olmuş olsun.

Zor kavramlar, içinden kolay çıkılamayan psikolojik durumlar, kimin haklı kimin haksız olduğunun artık karıştığı, empati kelimesinin ve anlamının artık anlamsız geldiği bir, iki saat için, biraz düşünmek, eve döndüğünüzde dayanamayıp bu kafanızdan geçenleri web sitenizde paylaşmak için Duru Tiyatrosunun yeni oyunu ‘Sondan Sonra’yı tavsiye edebilirim.

Belki izleyiciyi rahatsız edecek, belki de biraz yorucu bir oyun, ama bir oyuncu olarak oynamak isteyeceğim bir rol. Zorlu bir rol, yaratıcı bir rol, mazoşist oyuncu tabiri olacak ama keyifli bir rol. Ahu Türkpençe’yi de Emre Kınay’ı da çok beğendim ve gıptayla izledim. Oyunun sonunda suratlarındaki ve vücutlarındaki yorgunluk tatlı ve selamda o yorgun vücutlarındaki gözlerde gizli bir tatmin olma duygusunun pırıltısı görülebiliyordu :)

Ellerine sağlık!

Hindistan/Bombay macerası

Çarşamba, Mart 3rd, 2010

İstanbul’dan 6-7 saatlik bir uçuş sonrası Bombay’e varabiliyorsunuz. Zaman olarak bizden ikibuçuk saat ilerideler, havaalanı olarak ise biraz gerideler. İlk intiba biraz ilginç tabi. Nem, sıcaklık, çekmeyen cep telefonları, biraz da değişik koku eşliğinde kalabalık bir havaalanı karşılıyor sizi ilk indiğinizde. THY seferlerinden ve saat olarak bizden ileride olmalarından dolayı gece varmış oluyorsunuz şehre. Otelinize varmak için arabaya geçtiğinizde gecenin karanlığından dolayı henüz trafik ve yolları göremesenizde en azından sağdan akan trafiği ve sağ taraftaki sürücü koltuğunu fark ediyorsunuz.

İkinci şoku da otelinize vardığınızda yaşıyorsunuz. Yanlış anlamayın herkes güleryüzlü, ingilizce konuşuyorlar genelde, özellikle yıldızlı otellerde, ama yine de anlaşmak biraz zaman alıyor. Örneğin adaptör isteyeceksiniz lobiden, gülümseyerek, aksanlı ingilizceleri ve sağa sola garip bir salınımla salladıkları kafalarıyla ‘aaa tabi ne demek, hemen’ diyorlar ama sonrasında yok oluyorlar. Bir daha arıyorsunuz, yine bir gülümseme, yine bir nezaketlikten kırılma ama yine isteğin yerine gelmemesi, bu hikaye siz pes edene kadar devam ediyor çünkü onlar kaba olacaklarından mı korkuyorlar nedir, asla size olmaz, ya da dediğinizi anlayamadım vs gibi cevaplar vermiyorlar.

Ben iş için gittiğim için belki farklı bir Hindistan tecrübe etmiş olabilirim ama şu meşhur spiritüel yönünü hiç göremedim. O kısmı da artık başka bir zamana. Tekrar gitmek istersem tabi :)

Beni şaşırtanları sıralıyım en iyisi size:

  • Sokaklarda yollarda multilüks arabalarla, fotoğraflarını gördüğünüz 3 tekerlekli tuk tukların yanyana olması. Yolda giderken kaldırımda, gerçekten sözlük anlamıyla, yaşayan insanları, aileleri, görmek. Kaldırımı süpüren, duş alan, uyuyan ya da sizin arabanızın camını çalıp para isteyen insanlarla, yüksek sınıfın aynı muhitlerde yaşaması. Özellikle burası sanırım sadece biz turistleri şaşırtıyor. Onlar için saray yavrusu evlerinden çıkıp arabalarına binerken bir sokak kedisinin bacağına sürtünmesi ve miyavlaması kadar normal alt sınıftan birinin camı tıklayıp yemek, para vs istemesi. Beni oldukça üzmüştü.

Bilmem kaç yıldızlı dünyanın sayılı otellerinin restorantlarında sanki şarap listesi gibi içecek su listesi sunmaları ve sonrasında seçtiğimiz suyun getirilip şarap şişesi gibi gösterilip onaylatılması, gözümüzün önünde açılması.

  • Birbuçuk asır süren İngiliz sömürgesinin etkisi olacak, yemek düzeninde gümüşlerin, sofra düzeninin çok şık olması ama yemek geldikten sonra gümüşlerden ziyade ellerin daha çok kullanılması :)

ve tabii ki o baharatlar, yemekler, içecekler sonunda midenin hatta bağırsakların illa ki bozulması. Temizliğe dikkat etseniz bile bir şekilde yediklerinizdeki baharattan bağırsaklar, mide mutlaka bozuluyor.

  • Gece hayatının renkliliği, mekanların lükslüğü yanında sokakların pisliği. Gece hayatı demişken, klüplerin tuvaletlerinde peçete bulunması doğallığında, daha fazla alkol almanızı ve midenizin bozulmamasını sağlayan tabletlerin kutularca verilmesi.

Sanırım insanların çok olmasından dolayı kapıyı tutan tuvaletin içinde yine ayrıca kapınızı tutan, çıkınca elinizi yıkadıktan sonra ellerinizi kurulayan, nemlendirici süren insanlar var. Görevleri bunlar olan insanlar. Ben yaparım teşekkür ederim de işe yaramıyor. Görevlerine acayip bağlılar.

  • Ülkenin aslında yeni oluşu. Babam doğduğunda Hindistan İngiltere sömürgesiymiş. ya 1947de ya da 50lerde kurtulmuş sömürgelikten.

Bu kadar yeri gezdim ilk defa biri markette cüzdanımı çalmaya çalıştı.

Sanırım beni şaşırtanlar listesini daha da uzatabilirim. Ama dediğim gibi ben iş için gittiğimden belki çok da fazla tanıyamadım, haksızlık ediyor olabilirim.

Son olarak size komik anımı aktarayım ve bu yazımı burada bitireyim.

Hediyelik eşya almak için girdiğim Bombay’in en büyük alışveriş merkezinde (ki bizim istanbul şişlideki YKM mağazası kadar anca vardı bina :)) alacak hediye bulamazken biblolara gözüm takıldı ve tezgahtara sordum ‘Şurdaki fil gibi duran şeye bakabilir miyim?’ (can i see that elephant thing please?) tezgahtar bana ters bir suratla dönüp ‘O bir Tanrı bayan!’ (it’s a God mam!) diye azarladı.

ooops! :)

Hindistan macerası da hayatımdaki ilginç deneyimler listesinde yerini aldı ve İstanbul’a binbir macera ile döndüğümde bavulum bir hafta sonra hala Bombay kokuyordu :)

Gezi yazıları başlıyor….

Pazartesi, Mart 1st, 2010

Yazacak ne kadar çok şey var aslında. Web sitemin duyurulması ile yavaş yavaş ziyaretler ve emailler başladı. Çok güzel emailler alıyorum. Herkese çok teşekkür ederim.
Öncelikle gelen istekler üzerine şu yanda ve Picasa linkinde de detaylı fotoğraflarını gördüğünüz yerlerle ilgili olan yazılarımla başlayacağım. Belki siz de gitmiş kadar olursunuz :)
Geçen akşam da twitterda şöyle birşey denedim. Evden çıkıp Taksim’e gidene kadar ki yolculuğumu twitterla paylaştım ve çok güzel tepkiler aldım. Kendi çapında yayın yapan minik bir televizyon gibiydim :) Twitlere fotografları da ekleyerek gönderince sanki istanbul’u hep beraber geziyormuşuz gibi oldu ve çok hoşuma gitti bu durum.
Şimdilik şu eski gezilerimin yazılarını hazır edeyim sizlere, daha sonra da istanbul’u beraber gezmeye devam ederiz….

Yazacak ne kadar çok şey var aslında. Web sitemin duyurulması ile yavaş yavaş ziyaretler ve emailler başladı. Çok güzel emailler alıyorum. Herkese çok teşekkür ederim.Öncelikle gelen istekler üzerine şu yanda ve Picasa linkinde de detaylı fotoğraflarını gördüğünüz yerlerle ilgili olan yazılarımla başlayacağım. Belki siz de gitmiş kadar olursunuz :)Geçen akşam da twitterda şöyle birşey denedim. Evden çıkıp Taksim’e gidene kadar ki yolculuğumu twitterla paylaştım ve çok güzel tepkiler aldım. Kendi çapında yayın yapan minik bir televizyon gibiydim :) Twitlere fotografları da ekleyerek gönderince sanki istanbul’u hep beraber geziyormuşuz gibi oldu ve çok hoşuma gitti bu durum.Şimdilik şu eski gezilerimin yazılarını hazır edeyim sizlere, daha sonra da istanbul’u beraber gezmeye devam ederiz….